27 Eylül 2010 Pazartesi

Ölmeden önce okunması gereken kitaplar

0 yorum
Yabancı bir blogda gördüğüm bir post hoşuma gitti ve aynısını yapmaya karar verdim. O blogger BBC’nin anket sonucu belirlediği “en sevilen 100 kitap” listesini yayımlayıp bir yıldızlama sistemiyle kendi okuduklarını göstermiş. Ben BBC’nin listesini çok tırt buldum çünkü listede İncil, Bridget Jones’un Günlüğü ve Harry Potter filan var. Sonuçta en popüler kitaplar listesinden başka bir şey değil. Bu yüzden ben Notos Öykü dergisinin hazırladığı “Ölmeden önce okumanız gereken 40 kitap” listesini kullanacağım. Bu epey sağlam bir liste olmuş. 74 yazardan 10′ar kitap belirlemeleri istenmiş ve seçilen kitaplardan en çok oy alan 40 tanesi listeye koyulmuş.  Tek yıldız verdiklerim okuduklarım iki yıldız verdiklerim bir defadan fazla okuduklarım. Kitapların hepsinin hastası olduğum için sevme dereceme göre yıldız vermiyorum çünkü listeyi yıldız manyağı yapabilirim :Dfilazof
1- Don Quijote, M. de Cervantes Saavedra (1605) *
2- Suc ve Ceza, Fyodor Dostoyevski (1866) **
3- Memleketimden Insan Manzaralari, Nâzim Hikmet **
(1966-1967)

4- Alemdagda Var Bir Yilan, Sait Faik Abasiyanik
(1954)
5- Tutunamayanlar, Oguz Atay (1971) *
6- Hamlet, William Shakespeare (1600 dolaylarinda) **
7- Yuzyillik Yalnizlik, Gabriel García Márquez (1967)
8- Huzur, Ahmet Hamdi Tanpinar (1949)
9- Anna Karenina, Lev Tolstoy (1873-1877) *
10- Karamazov Kardesler, Fyodor Dostoyevski (1880) **
11- Kara Kitap, Orhan Pamuk (1990)
12- Ilyada, Homeros (MO 9.-7. yuzyil) **
13- Odyssia, Homeros (MO 9.-7. yuzyil) **
14- Savas ve Baris, Lev Tolstoy (1865-1869) *

15- Ilahi Komedya, Dante Alighieri (1307-1321)
16- Binbir Gece Masallari (8.-9. yuzyil) *
17- Madame Bovary, Gustave Flaubert (1856) *
18- Donusum, Franz Kafka (1915) *
19- Ecinniler, Fyodor Dostoyevski (1872) **

20- Butun Oykuleri, Anton Cehov (d.o. 1860-1904) (bi ara çok cehov okumuştum ama bütün öykülerini değil O.o)
21- Kucuk Prens, Antoine de Saint-Exupery (1943)
22- Ince Memed, Yasar Kemal (1955)
23- Denemeler, Michel de Montaigne (1572-1588)
24- Ulysses, James Joyce (1922) * (okudum ama bi bok anlamadım, cesaretimi toplayınca tekrar girişeceğim)
25- Yunus Emre Divani (d.o. 1238?-1320?)
26- Mesnevi, Mevlana Celaleddin Rumi (1278, en eski
nushasi)
27- Dava, Franz Kafka (1913) *
28- Budala, Dostoyevski (1868) *

29- Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (1925)
30- Son Siirleri, Nâzim Hikmet (1970)
31- Macbeth, William Shakespeare (1606) *
32- Kizil ile Kara, Stendhal (1830) *

33- Malte Laurids Brigge’nin Notlari, Rainer Maria
Rilke (1910)
34- Kayip Zamanin Izinde, Marcel Proust (1917-1925)
35- Ses ve Ofke, William Faulkner (1929)
36- Gonulcelen, J.D. Salinger (1951)
37- Seyh Bedrettin Destani, Nâzim Hikmet (1936) *
38- Bir Dugun Gecesi, Adalet Agaoglu (1979)
39- Evliya Celebi Seyahatnamesi (1898-1938)
40- Kotuluk Cicekleri, Charles Baudelaire (1857)
BBC’nin İngiltere’de en sevilen 50 kitabından da çok azını okumuşum. Onun listesi de şöyle:kütüphaneci
1. The Lord of the Rings, JRR Tolkien
2. Pride and Prejudice, Jane Austen
3. His Dark Materials, Philip Pullman
4. The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy, Douglas Adams*
5. Harry Potter and the Goblet of Fire, JK Rowling*

6. To Kill a Mockingbird, Harper Lee
7. Winnie the Pooh, AA Milne
8. Nineteen Eighty-Four, George Orwell
9. The Lion, the Witch and the Wardrobe, CS Lewis
10. Jane Eyre, Charlotte Brontë
11. Catch-22, Joseph Heller
12. Wuthering Heights, Emily Brontë
13. Birdsong, Sebastian Faulks
14. Rebecca, Daphne du Maurier
15. The Catcher in the Rye, JD Salinger
16. The Wind in the Willows, Kenneth Grahame
17. Great Expectations, Charles Dickens
18. Little Women, Louisa May Alcott
19. Captain Corelli’s Mandolin, Louis de Bernieres
20. War and Peace, Leo Tolstoy*
21. Gone with the Wind, Margaret Mitchell
22. Harry Potter And The Philosopher’s Stone, JK Rowling*
23. Harry Potter And The Chamber Of Secrets, JK Rowling*
24. Harry Potter And The Prisoner Of Azkaban, JK Rowling*

25. The Hobbit, JRR Tolkien
26. Tess Of The D’Urbervilles, Thomas Hardy
27. Middlemarch, George Eliot
28. A Prayer For Owen Meany, John Irving
29. The Grapes Of Wrath, John Steinbeck*
30. Alice’s Adventures In Wonderland, Lewis Carroll
31. The Story Of Tracy Beaker, Jacqueline Wilson
32. One Hundred Years Of Solitude, Gabriel García Márquez
33. The Pillars Of The Earth, Ken Follett
34. David Copperfield, Charles Dickens
35. Charlie And The Chocolate Factory, Roald Dahl
36. Treasure Island, Robert Louis Stevenson
37. A Town Like Alice, Nevil Shute
38. Persuasion, Jane Austen
39. Dune, Frank Herbert
40. Emma, Jane Austen
41. Anne Of Green Gables, LM Montgomery
42. Watership Down, Richard Adams
43. The Great Gatsby, F Scott Fitzgerald
44. The Count Of Monte Cristo, Alexandre Dumas
45. Brideshead Revisited, Evelyn Waugh
46. Animal Farm, George Orwell*
47. A Christmas Carol, Charles Dickens
48. Far From The Madding Crowd, Thomas Hardy
49. Goodnight Mister Tom, Michelle Magorian
50. The Shell Seekers, Rosamunde Pilcher
Kimseyi mimlemiyorum ama okuyanlardan hoşuna gidenler olursa kendi yıldızlamalarını yapıp bloglarında paylaşsalar eğlenceli olabilir. Mesela Whezlee yapsın bu işi.
(Yazı için seçtiğim resimleri de ayrıca takdir ediniz. Ben şahsen gözlerimi alamıyorum.)

20 Mart 2010 Cumartesi

SDHC bellek kartı nasıl alınır?

0 yorum

sd-cardlar

Sayısal fotoğraf makinesi ya da son çıkan video kameralardan aldıysanız, yüksek ihtimalle SD kart ile çalışan bir cihaz aldınız. CompactFlash ve Memory stick gibi kart tiplerini kullananlar da var tabii ama SD çok yaygın. SD kartla çalışan bir cihaz aldıysanız, kutudan çıkan SD kart, ihtiyacınızı karşılayan kapasitede olmayacaktır. Bu da DSLR üreticisinin ayıbı ama fiyat kırmak için böyle yapıyorlar.

Dolayısıyla yeni kameranızı aldığınız anda yapacağınız iş, SD kart satın almak olacak. Yalnız bu kartları alırken sadece kapasiteye göre alırsanız, hata yapma ihtimaliniz var. Öncelikle sahte SD kart yazımızı okuduysanız, sahtesini alma riskiniz var. Çok yüksek kapasitelerde çok uygun fiyat alırsanız şüphelenin. Düzgün ürünler satan bir yerdeyseniz bu defa da yavaş bir kart satın alma ihtimaliniz var. Zira SD kartlar da çeşit çeşit. Bizi ilgilendiren kart tipi SDHC olanlar. Bu kartlar SD kartların kapasite limitlerini 2GB’tan 32GB’a fırlattılar. Gerçi bu sınır aslında 2TB ancak şu anda belirlenen kapasite 32GB. Daha yüksek kapasiteye ve hıza ulaşmak için SDXC kartlar üretildi. Bunlar henüz yaygın kullanımda değil zira çok yeniler. O yüzden biz uzunca bir süre SDHC kartları kullanacağız.

İşin bir başka yönü daha var. 32GB kart alıp kullanıyorsunuz diyelim. Yer bolluğunun da verdiği rahatlıkla RAW çekip kartı tepeleme doldurdunuz. Ancak kart bozuldu ya da kayboldu ya da yanlışlıkla format attınız. Muhtemelen bir tatil ya da iş için çektiğiniz fotoğrafların tamamını kaybedeceksiniz. Onun yerine sekiz adet 4GB kart kullanmış olsanız, benzer bir durumda tüm kartlarınızı silmeniz ya da hepsinin aynı anda bozulması çok çok düşük bir ihtimal. Hepsini kaybedebilirsiniz o ayrı :)

O yüzden bizim tavsiyemiz kapasite olarak 8GB’ı aşmayın. 8GB üzerinde ikinci bir kart alarak devam edin. Video kamera alırken belki 16GB diyebiliriz buna zira kaydın kesilmesini istemeyiz. Gerçi orada da batarya süresi limitleyici olabilir ama 16GB almak yine de mantıklı.

Miktara karar verdikten sonra alacağımız SDHC’nin hızı önem kazanıyor. SDHC kartlar ‘Class’ numarası ile size hızlarını belirtiyorlar. Bu standartları SDcard birliği belirliyor.

speed_class

Kartların kutusunda ve üzerlerinde mutlaka ‘Class’ numarası yazar. Yüksek kare saniye çekimlerde ki bu hem video kameralar da hem de fotoğraf makinelerinde geçerlidir, yüksek yazma hızına ihtiyaç duyarız. Yüksek çözünürlüklü günümüz fotoğraf makinelerinde ve HD video kameralarda minimum hız Class 4 olmalı dersek yanlış olmaz. Tabii bunun bir de bilgisayara transfer ayağı var. Kart ne kadar hızlı ise, video ya da fotoğrafları bilgisayarımıza o kadar hızlı atarız. Çok fotoğraf çektiyseniz ya da uzun video kaydı yaptıysanız, hızlı transferin farkını çok rahat hissedersiniz. O yüzden bizim tavsiyemiz Class 6 kart almanız. Fiyatları da çok uçuk değil zaten. Ama Class 6′dan da hızlı kartlar var. Kart üreticileri hızlı bellek üretip satmakta özgür olduklarından, daha hızlı bellek modülleri kullanıp hızlarını Class 6 ötesine de taşıyabiliyor. Durum böyleyse o ürünleri farklı isimlendiriyorlar. Sandisk Extreme diyor, Adata Turbo diyor. Transcend, 150X derken, Kingston 133X ibaresini kullanıyor. Tabii fiyatları da daha yüksek bunların.

Şimdi birkaç örnekle Class6 kartları yakından görelim.

5kr2

Transcend’in 8GB belleğinin Class6 olduğunu ‘6′ yazısı ile görüyoruz. Bu ürün microSDHC formatında. Bu sayede daha küçük cihazlarda da çalışabiliyor. MicroSD kart alırken, dikkat etmeniz gereken şey ürünün adaptörünün kutudan çıkması. Adaptör yoksa mecburen ayrıca satın almak gerek. Bu örneği göstermemin sebebi microSD diye kartın Class6′lığından bir şey kaybettiğini düşünmemeniz. Küçük ama büyük Class6 kartların performansını sunmak zorunda.

compare2

Solda adaptörüne takılmış microSDHC kartı görüyoruz. Diğer kart ise ADATA’nın Class6 kartı. Bu kartta da Class6 yazısını görüyoruz ama Turbo ibaresi de var. Demek ki bu kart Class6′nın hızını aşan bir performans sunacak. Kapasitesi 16GB.

sandisk

4GB kapasiteli Sandisk de ‘6′ yazısı ile sınıfını belirtmiş. Extereme 3 serisi olmasından bu kartın da Class 6 performansının üzeridne bir hız sunduğunu anlıyoruz. Not olarak belirteyim Sandisk artık Extreme 3 ibaresini kullanmayacak, ayrıca belirtmeden direkt hızlı ürünler satacak.

Bu yazı bir test yazısı olmadığından kart yarıştırmıyoruz ama yine de ufak bir test yaptık ki Class6 performansı nedir görelim. Toplu test arayanlar için bu link faydalı olabilir.

Testler

Testlerimizi flash memory toolkit yazılımı ile yaptık. kartları sisteme Sandisk SDHC kart okuyucusu ile okuttuk. Transcend’le başlayalım.

Transcend MicroSD 8GB

transcend

Transcend’in Class6 hızını aşma vaadi yok. Ama yine de yazarken 6MB/sn üzeri hızlar sunuyor.

ADATA 16 GB

adata3

Yazma hızında ADATA da Class6 üzeri performans gösterdi ama yine de şahsen daha yüksek yazma hızları bekliyordum ben. Okuma hızı Transcend’ten yüksek ama yazma hızında ciddi bir fark ortaya koyamadı. İşin ilginç tarafı ADATA sitesinde hız belirtmemiş. Yani ürün turbo da olsa şu kadar MB/sn hıza çıkar diye bir şey yok. Sadece Class6 hızını sağlar demişler. Sitelerini dolaşınca görüyoruz ki ADATA hızlı kartlarına Turbo Class 10 diyormuş. Daha doğrusu hızlı kartlarını o şekilde pazarlıyormuş. Madem öyle neden turbo diyorsunuz diye soruyoruz biz de. İnsanı yanıltıyor. Bizce elimizdeki üründe sadece Class6 yazmalı ve bizi yüksek hız beklentisine sokmamalıydı.

Sandisk’in 4GB Extreme 3 kartında sıra.

Sandisk Extreme 3

sandisk

Kartın Class6 performansı üstünde sonuç vermesini bekliyorduk ve öyle de oldu. ADATA’nın aksine Sandisk’in çözümü gerçekten de Class6 limitlerini 4MB testinde neredeyse iki katından fazla bir yazma hızıyla aşabildi. Okuma hızları da yüksek.

Son olarak bir test de kameramızla yapıyoruz. Özkan’la beraber EOS 450 ile üç değişik sınıftaki SD kartı test ettik. Hız farkını canlı canlı görebileceksiniz.

Sonuç

BasÇek okuyucularına tavsiyemiz, SD kart satın alırken Class6 kart almaları ve bütçeleri el veriyorsa yüksek performans sunan vesiyonlara yönelmeleri. Yazma performansı biraz da makineye bağlı tabii ama okuma performansında da yüksek hız, dosyalarımızın çabuk transferini sağlayacağından tercih sebebi. Sahte kart almamaya da dikkat edin. ADATA örneği gösterdi ki kartların üzerlerinde turbo gibi ifadeler yazması hızlı oldukları anlamına gelmiyormuş. O yüzden üreticinin sayfasına gidip bakın ve açıklamaları okuyun. Son olarak daha önce yazdığımız tavsiyeyi tekrarlayalım. Çok yüksek kapasite yerine birden fazla ufak kart kullanın ki veri kaybı risklerinizi azaltın.

24 Kasım 2009 Salı

Türk Telekom’dan bayram hediyesi: 4 saat bedava konuşma

0 yorum

Türkiye’nin öncü iletişim ve yakınsama teknolojileri şirketi Türk Telekom, bayramda müşterilerini sevindiriyor. Müşterilerinin aileleri ve yakınlarıyla diledikleri rahatlıkta konuşabilmeleri için onlara hediye görüşme dakikaları sunuyor. Türk Telekom, tüm müşterilerine bayramın ilk ve ikinci günü kullanmaları için her iki gün 2’şer saat olmak üzere toplam 4 saat görüşme dakikası hediye ediyor. Bu dakikalar hem şehiriçi hem de şehirlerarası görüşmelerde kullanılabiliyor. Müşteriler, hediye dakikalarını her gün 2 saat olmak üzere günün her saatinde kullanabilecekler. Herhangi bir başvuru veya taahhüt gerektirmeyen bu kampanya ile Türk Telekom tüm müşterilerinin bayramını kutluyor.

30 Ağustos 2009 Pazar

Köy Enstitüleri

0 yorum

Köy Enstitüleri - Türkiye'nin Yarım Kalmış Rüyası - Can Dündar



Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tamamen Türkiye'ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı olan Hasan Ali Yücel bizzat yönetti.

Kurulması

Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği gözönüne alınarak[3], dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenler için köylerde öğretmenlik yapmak, istenerek yapılacak bir görevden çok zorunluluk olarak algılanıyordu. Çalıkuşu romanındaki karakter gibi gönüllü ve özverili öğretmenlerin sayısı azdı. Oysa okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80lik bölümü köylerde yaşıyordu.[4] Köy Enstitüleri'nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın önemli çalışmaları vardı. Kanad, zorunluluktan değil özveriyle öğrenci yetiştirecek köye göre öğretmen fikrini savunmuştu.
1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Ensititüleri açıldı. Türkiye'de seçilen şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atelyeleri vardı. Derslerin %50 bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

Kapatılması

2. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliği lideri Stalin'in Türkiye'den Kars, Artvin ve Ardahan'ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, Milli Şef de ABD'den askeri destek istemişti. Bu desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile yardıma başlamıştı ama karşılığında Türkiye'de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve Milli Şeflik, "5 yıllık kalkınma planları" ve "Köy Enstitüleri"leri gibi Sovyet taklidi uygulamaların kaldırılmasını talep etti.[16]
1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu "iş için iş içinde eğitim" ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te kapatıldılar.[17][18][19]
Cumhuriyet Halk Partisi içinden Köylüyü topraklandırma Yasasına karşı çıkan bir kesim milletvekili Demokrat Partiyi kurdu. Bu parlementerler içinde Atatürk Devrimlerine karşı olup tek parti diktatörlükünde bu düşüncelerini açığa vuramayanlar olduğu, Atatürk devrimlerine muhalefet hisleri besleyen ancak bu karşıtlıklarını ortaya koymaya cesaret edemeyen siyasi ve toplumsal yapının bir karşı devrim atağı başlatarak Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağladığı iddia edilmiştir.[20] Hasanoğlan Köy Enstitüsü eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Köy Enstitülerinin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi. 1945 yılında Köy Enstitüleri hakkında komünistlerin, dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı. Parlamentoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak'ın Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar demesi üzerine Hasan Ali Yücel, Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir şeklinde cevap vermişti.[21] Köy enstitüleri 1954 yılında kapatılmıştı.[22][23]
Köy Enstitülerine yöneltilen ve kapatılmaları ile sonuçlanan belli başlı eleştiriler birkaç ana başlık altında toplanabilir. Enstitülerde öğrenciler tek tip üniforma giyiyordu ve enstitü müdürü bile buna uyup aynı üniformayı giyiyordu. Öğrenciler bizzat yönetime katılıyorlardı. Bu ve benzeri sebepler ile enstitülere koministlik suçlamaları yapılıyor arada bir ihbar mektuplarını dikkate alan polisin baskınlarına uğruyordu. Kız öğrencilerin erkek öğrenciler ile karma eğitim görmesi sonu gelmez dedikodulara neden oluyordu. Köylüler okul ve enstitü inşaatlarına yardım ile devlet tarafından mükellef kılınmıştı. Bu zorlamalar köylülere angarya olarak geliyordu. Öğrencilerin boğaz tokluğuna öğrenim görecekleri kendi okullarının inşasında çalıştırılmaları eleştirilmekteydi.[24] Köylere atanan öğretmenler yörenin toprak ağalarıyla sorunlar yaşıyorlardı. Bu geçimsizlikler köy öğretmenlerinin toprak ağalarının seçtirdiği milletvekillerine şikayet olarak ulaşıyordu. Bu durum toprak sahiplerinin durmaksızın Ankara'ya baskı yapmalarına neden oluyordu.


13 Mayıs 2009 Çarşamba

Balıkçı ile yaşlı iş adamının öyküsü

0 yorum

Bu güne kadar iş yaşamı hakkında duyduğum en şaşırtıcı öykülerden biri “Balıkçının öyküsü”dür. Basit bir hikayedir, sonu çok basittir ama o basitlik, amaç ve araç hakkında çok şey anlatır insana, şaşıp kalırsınız. Gelelim bu güzel öyküye. Öyküyü duyduğum şekilde aktaramasam da olabildiğince anladığım şekilde aktaracağım.Bir zamanlar küçük bir sahil kasabasında, mutlu mesut yaşayıp giden, otuzuna merdiven dayamış, bir balıkçı varmış. Hergün sabah kalkar, kayığına atlar, denize açılır, öğlen güneşi tepeye çıkana kadar balık avlar, öğlen güneşi tepeye varmak üzereyken limana gelir, topladığı balıkları, hemen orada yapılan mezatta satarmış. Balıklardan kazandığıyla, ailesi ile birlikte mutlu yaşayıp gidermiş balıkçı.

Derken günlerden bir gün tam da mezat sırasında, iyi giyimli yaşlı bir bey balıkçının yanına gelmiş ve balıkların hepsini toptan almak istediğini, misafirlerinin İstanbul’dan geleceğini, onlara ikram edeceğini söylemiş. “Ne kadar istersin hepsine?” demiş.

Balıkçı her gün mezatta satabileceği fiyatı söylemiş. Yaşlı ve iyi giyimli adam,

“Ben İstanbul’da bunun bir porsiyonuna bu parayı veriyorum! Sudan ucuz vallahi” demiş.

“Burada balık çok. O yüzden burada balık bu fiyata. İstanbulu bilemem” demiş balıkçı.

“Sana bir on kağıt versem, bunları eve kadar getirir misin? Gelirken arabayı getirmedim de!”

“Olur” demiş balıkçı ve balık kasasını aldığı gibi ihtiyar adamla yürümeye başlamış. İhtiyar adam büyük bir şirketler topluluğunun sahibiymiş. Şimdi şirketlerini oğluna bırakmış ve kendisini dünyayı dolaşmaya vermiş. Burası dünya turundan sonra uzun yerleşmek istediği ve emekliliğinin keyfini sürmeyi istediği kasabaymış. Yakın zamanda kendine bir motor almayı ve sık sık balığa çıkmayı istiyormuş.

“Demek balık çok burada. Günde kaç saat çalışıyorsun? ”

“Sabah çıkıyorum, öğlene kadar çalışıyorum”

“Öğlene kadar mı?”

“Evet” demiş balıkçı.

“Peki öğleden sonra ne yapıyorsun?” demiş ihtiyar adam.

“Öğleden sonra da, dinleniorum, ailem ve arkadşlarımla zaman geçiriyorum.”

“Tembelik ediyorsun yani” demiş bıyık altından gülerek yaşlı adam.

“Tembellik mi? Yoo..

O sırada, iş adamın evine ulaşmışlar. Bahçeyi geçip evin kapısına gelmişler. Balıkları derin dondurucuya koyup tekrar bahçeye çıkmışlar. Yaşlı adam parayı balıkçıya vermiş. Sonra yaşlı iş adamı bu iyi kalpli balıkçıya bir iyilik yapmaya hatta belki de balıkçıyı zengin bir adam yapmaya karar vermiş.

Eh ne de olsa bu güne kadar yüzlerce adama yüzlerce kere tavsiyelerde bulunmuş, yüzlerce konferansta gözlerinin içine bakan genç öğrencilere ve genç girişimcilere fikirlerini anlatmıştı. Bu balıkçı da artık bunu hak etmiş olmalıydı. Belki de bir gün zengin bir balıkçı olarak karşısına gelecekti ve siz bayım, hayatımı değiştirdiniz diyecekti. Yaşlı iş adamı ise, mağrur bakışlarla, kaderini değiştirdiği yüzlerce zengin kişiye baktığı gibi bakacak, “Ben bir şey yapmadım, sadece kendi potansiyelinin farkına varmanı sağladım diyecekti.

Oysa, yaşam ironik süprizlerle doludur ve hayata kendi penceresinden bakan kişilere bu süprizleri sunmaktan pek ustadır. Yani öykünün sonunda kimin zengin, kimin ise fakir olacağına hayatın kendisi karar verir.

Yaşlı adam, balıkçının parasını verdikten sonra, “Hele şurada bir soluklanalım” demiş bahçedeki kamelyayı göstererek. “Sana anlatmak istediğim bazı şeyler var. Daha çok gençsin ve önünde uzun bir ömür var”

Balıkçı, ihtiyar adamın teklifine şaşırsa da, adamın ses tonundaki yardımseverlikten ve meraktan kamelyaya oturup adamı dinlemeye başlamış.

“Günde kaç kilo balık tutuyorsun” demiş yaşlı adam.

“On veya onbeş kilo” demiş adam.

“Demek tam gün çalışsan otuz kırk kilo balık tutacaksın. Vay canına, burada balık gerçekten çok. Bu ciddi bir rakam.”

“Nasıl yani! Anlamadım” demiş balıkçı.

“Ayda yirmibeş gün balığa çıksan. Yirmibeş çarpı onbeş o da eşittir üçyüz yetmiş beş kilo eder. Bir ayda teknene bir motor alırsın ve tutacağın balık miktarı da iki katına çıkar.”

“İyi de bu ne işime yarayacak ki” demiş balıkçı.

“Sen beni anlamadın galiba. Sonra bir kaç ayda ikinci bir tekne ve motor alırsın. Hatta büyük bir motor alırsın.”

“Peki o kadar motoru kim kullabacak. Bir balıkçıyım ben!” demiş balıkçı şaşkın.

“Demek yavaş yavaş anlamaya başladın. İşte burası çok önemli. Artık patronluğa adım atıyorsun. Bir kaç adamı yayına alacak ve onları çalıştırmaya, diğer tekneleri onlara kullandırmaya ve daha çok balık tutmaya başlayacaksın.”

“İyi de bu kadar balığı ne yapacapım. Onu anlamadım! Burada kimse o kadar çok balığı yemez ki!”

“Üstüne iyilik sağlık. Hiç güleceğim yoktu. Geniş düşüneceksin, ileriye doğru geniş bakacaksın. Şimdi, o balık satışından ayırdığın parayla bir soğuk hava deposu kuracaksın. Belki biraz kredi de alman gerekebilir. Neyse, balıkları orada depolayacak ve anlaştığın bir lojistik firmasıyla balıkları istanbula göndereceksin.”

Balıkçı, yaşlı adamı hayretle dinliyormuş. Ona “Peki sonra ne olacak?” demiş.

“Sonra mı? Gördün mü, her şey kendi kendine oluşuyor. Eğer ipin ucunu yakalarsan ve doğru zamanda doğru hamleyi yaparsan turnayı gözünden vurursun. Deken işleri iyice büyütecek ve daha büyük motorlar alacak ve filonu genişleteceksin. Sadece bu kasabada değil, bu kente iş yapmaya başlayacaksın.

“O zaman o soğuk hava depoları da yetmeyecek. Sonra ne olacak o kadar balık. Helak mı olacak?” demiş balıkçı.

“Bak, her sorun bir fırsat aslında. Sorular, fırsatların kapılarıdır. Yeter ki doğru soruyu sormasını bil. Balık çoğalınca, bir balık işleme fabrikası kuracaksın. Konservesini yapacak, yağını çıkaracak, tüm ülkenin en iyi balık firmasının sahibi bile olabilirsin.”

Balıkçı, kendini koca fabrikanın patronu olarak düşlemiş. Yüzlerce işçi, yüzlerce balık. Yavaş yavaş üzerine bir ağırlık gelmeye başlamış. “İyi de bu benim ne işime yarayacak.

“Çok zengin olacaksın. İşi iyice genişletip tüm ege ve akdenizde bu tesislerden kuracak hatta karedenizde bile bu tesislerden açacaksın. Çok zengin olacaksın, çok ” demiş yaşlı adam. Anlatırken balıkçıyı da hayal ediyor ve onun o halinden keyif alıyormuş. Sanki kendi yükselişi ve şirketinin yükselişi gibiymiş balıkçının durumu.

“Çok zengin olmak ne işime yarayacak? Para her şey demek değil ki!” demiş balıkçı.

“Bak burada haklısın. Para bir süreliğine nefsini idare ediyor ama sonra paraya karşı köreliyorsun. Bu sefer, ün, başarı ve güç giriyor hayatına. Her yerde insanlar önünde iki büklüm oluyor. Bir sürü insan ağzından çıkacak tek kelimeye bakıyor. Her yere davet ediliyorsun. Yüzlerce binlerce iş adamı konferanslarda ağzından çıkcak o sihirli başarı kelimesine odaklanıyor. Gençler üniversitelerde ağzı açık seni dinliyor. Alında bunu sana anlatamam, yaşamak lazım.”

“Peki, tüm bunlardan sonra neler olacak?” demiş balıkçı.

Yaşlı adam, balıkçının meraklandığını ve hecesleniğini düşünmüş.

“Sonra şirketlerin büyüdükçe sen yaşlanacaksın ve dişinle tırnağınla kazandığın bu başarı imparatorluğunu emanet edecek birilerini arayacaksın. Bu aşamada iyi eğitimli çocukların devreye gircek ve şirketi onlara, başarıan başarı katsınlar diye devredecek onları uzaktan kontrol edeceksin. Onlardan emin olduğunda ise kenara çekilecek ve başarının tadını çıkarmaya başlayacaksın.” Burada biraz urmuş ve geniş bir soluk almış yaşlı adam.

“En tatlı kısım burası. Artık yaşlandın ve yoruldun. Belki de benim gibi yetmiş yaşına geldin. Artık şirketleri bırakıp güzel bir sahil kasabasında güzel bir ev, güzel bir motor alacak ve hayatının sonlarını bu muhteşem sahil kasabasında geçirecek ve hayatının son yıllarını mutluluk içinde geçireceksin.”

Balıkçı ihtiyar adama bakmış, bahçeden görünen denize bakmış.

İyi de ben zaten “Şu anda senin dediğini yapıyorum” demiş.

“Nasıl yani?” Demiş ihtiyar adam.

“Ben küçük bir balıkçıyım. Mutluyum. Bu kadar kazanmak bana yetiyor. Anlattığın şeyi zaten şu anda yapıyorum, o zaman dediğin şeyleri yapmama ne gerek var. Tüm bunları zaten şimdi yapıyorum. Mutluluğumu çalışma ve para karşılığı verip, en sonunda yıllar sonra o mutluluğa kavuşmaktansa, şimdi yaptığım gibi daha mutlu olabilirim değil mi? Bunun için çok paraya ihtiyacım varmı?”

İhtiyar iş adamı bir anda, yıllarının nasıl gittiğini, nasıl kendisini yıprattığını, daha da önemlisi amaç ve aracı birbirine nasıl karıştırdığını fark etmiş.

“Sen benden daha zenginsin balıkçı. Böyle devam et.” demiş iş adamı.

Balıkçı ihtiyar adama veda edip, sahile doğru yürürken, ihtiyar iş adamı, gelecek haftaki konferansında söyleceği ve herkesi etkiyecek o sözleri aklından geçiriyormuş.

“İş amaç değildir. İş daha mutlu yaşamak için bir araçtır. İşinizi severseniz, bu araç daha iyi çalışır. Amaç, mutlu bir yaşam sürmektir. Amaç gideceğiniz yerdir. İş sizi gideceğiniz yere götüren ve yolda sizi taşıyan araçtır. Asıl önemli olan sizi taşıyan araba değildir. Önemli olan varacağınız yer yani mutluluktur. Bazı insanlar araca o kadar çok odaklanırlar ki nereye gideceklerini unutup kaybolup giderler”

Öykü böyle sona eriyor. Ne zaman işi(aracı) amaç yapmış ve hırsa boğulup başarısızlığa doğru giden kişiler görsem bu öyküyü anlatasım gelir. Başarının anahtarı araç ve amacın karışmamasıdır. Yoksa iş hayatında başarı kısa süreli olacak, hırs inanılmaz bir boyuta gelecek ve ardından yıkım gelecektir. Başarıya bazen balkçının gözünden bakmamız gerekiyor. Son derece basit değil mi! “İyi de bu ne işime yarayacak?” diyen balıkçı olmak gerekiyor galiba.

Ve araca(işe) de iyi bakmayı öğrenmeliyiz. Onu sevmeden mutluluğa ulaşmak da imkansız olacaktır çünkü. Sadece arabanın etrafında çok oyalanıp varacağı yeri unutmamalı insan.

Followers

 

Adem Türkmen. Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com