24 Kasım 2009 Salı

Türk Telekom’dan bayram hediyesi: 4 saat bedava konuşma

0 yorum

Türkiye’nin öncü iletişim ve yakınsama teknolojileri şirketi Türk Telekom, bayramda müşterilerini sevindiriyor. Müşterilerinin aileleri ve yakınlarıyla diledikleri rahatlıkta konuşabilmeleri için onlara hediye görüşme dakikaları sunuyor. Türk Telekom, tüm müşterilerine bayramın ilk ve ikinci günü kullanmaları için her iki gün 2’şer saat olmak üzere toplam 4 saat görüşme dakikası hediye ediyor. Bu dakikalar hem şehiriçi hem de şehirlerarası görüşmelerde kullanılabiliyor. Müşteriler, hediye dakikalarını her gün 2 saat olmak üzere günün her saatinde kullanabilecekler. Herhangi bir başvuru veya taahhüt gerektirmeyen bu kampanya ile Türk Telekom tüm müşterilerinin bayramını kutluyor.

30 Ağustos 2009 Pazar

Köy Enstitüleri

0 yorum

Köy Enstitüleri - Türkiye'nin Yarım Kalmış Rüyası - Can Dündar



Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tamamen Türkiye'ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı olan Hasan Ali Yücel bizzat yönetti.

Kurulması

Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği gözönüne alınarak[3], dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenler için köylerde öğretmenlik yapmak, istenerek yapılacak bir görevden çok zorunluluk olarak algılanıyordu. Çalıkuşu romanındaki karakter gibi gönüllü ve özverili öğretmenlerin sayısı azdı. Oysa okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80lik bölümü köylerde yaşıyordu.[4] Köy Enstitüleri'nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın önemli çalışmaları vardı. Kanad, zorunluluktan değil özveriyle öğrenci yetiştirecek köye göre öğretmen fikrini savunmuştu.
1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Ensititüleri açıldı. Türkiye'de seçilen şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atelyeleri vardı. Derslerin %50 bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

Kapatılması

2. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliği lideri Stalin'in Türkiye'den Kars, Artvin ve Ardahan'ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, Milli Şef de ABD'den askeri destek istemişti. Bu desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile yardıma başlamıştı ama karşılığında Türkiye'de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve Milli Şeflik, "5 yıllık kalkınma planları" ve "Köy Enstitüleri"leri gibi Sovyet taklidi uygulamaların kaldırılmasını talep etti.[16]
1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu "iş için iş içinde eğitim" ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te kapatıldılar.[17][18][19]
Cumhuriyet Halk Partisi içinden Köylüyü topraklandırma Yasasına karşı çıkan bir kesim milletvekili Demokrat Partiyi kurdu. Bu parlementerler içinde Atatürk Devrimlerine karşı olup tek parti diktatörlükünde bu düşüncelerini açığa vuramayanlar olduğu, Atatürk devrimlerine muhalefet hisleri besleyen ancak bu karşıtlıklarını ortaya koymaya cesaret edemeyen siyasi ve toplumsal yapının bir karşı devrim atağı başlatarak Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağladığı iddia edilmiştir.[20] Hasanoğlan Köy Enstitüsü eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Köy Enstitülerinin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi. 1945 yılında Köy Enstitüleri hakkında komünistlerin, dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı. Parlamentoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak'ın Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar demesi üzerine Hasan Ali Yücel, Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir şeklinde cevap vermişti.[21] Köy enstitüleri 1954 yılında kapatılmıştı.[22][23]
Köy Enstitülerine yöneltilen ve kapatılmaları ile sonuçlanan belli başlı eleştiriler birkaç ana başlık altında toplanabilir. Enstitülerde öğrenciler tek tip üniforma giyiyordu ve enstitü müdürü bile buna uyup aynı üniformayı giyiyordu. Öğrenciler bizzat yönetime katılıyorlardı. Bu ve benzeri sebepler ile enstitülere koministlik suçlamaları yapılıyor arada bir ihbar mektuplarını dikkate alan polisin baskınlarına uğruyordu. Kız öğrencilerin erkek öğrenciler ile karma eğitim görmesi sonu gelmez dedikodulara neden oluyordu. Köylüler okul ve enstitü inşaatlarına yardım ile devlet tarafından mükellef kılınmıştı. Bu zorlamalar köylülere angarya olarak geliyordu. Öğrencilerin boğaz tokluğuna öğrenim görecekleri kendi okullarının inşasında çalıştırılmaları eleştirilmekteydi.[24] Köylere atanan öğretmenler yörenin toprak ağalarıyla sorunlar yaşıyorlardı. Bu geçimsizlikler köy öğretmenlerinin toprak ağalarının seçtirdiği milletvekillerine şikayet olarak ulaşıyordu. Bu durum toprak sahiplerinin durmaksızın Ankara'ya baskı yapmalarına neden oluyordu.


13 Mayıs 2009 Çarşamba

Balıkçı ile yaşlı iş adamının öyküsü

0 yorum

Bu güne kadar iş yaşamı hakkında duyduğum en şaşırtıcı öykülerden biri “Balıkçının öyküsü”dür. Basit bir hikayedir, sonu çok basittir ama o basitlik, amaç ve araç hakkında çok şey anlatır insana, şaşıp kalırsınız. Gelelim bu güzel öyküye. Öyküyü duyduğum şekilde aktaramasam da olabildiğince anladığım şekilde aktaracağım.Bir zamanlar küçük bir sahil kasabasında, mutlu mesut yaşayıp giden, otuzuna merdiven dayamış, bir balıkçı varmış. Hergün sabah kalkar, kayığına atlar, denize açılır, öğlen güneşi tepeye çıkana kadar balık avlar, öğlen güneşi tepeye varmak üzereyken limana gelir, topladığı balıkları, hemen orada yapılan mezatta satarmış. Balıklardan kazandığıyla, ailesi ile birlikte mutlu yaşayıp gidermiş balıkçı.

Derken günlerden bir gün tam da mezat sırasında, iyi giyimli yaşlı bir bey balıkçının yanına gelmiş ve balıkların hepsini toptan almak istediğini, misafirlerinin İstanbul’dan geleceğini, onlara ikram edeceğini söylemiş. “Ne kadar istersin hepsine?” demiş.

Balıkçı her gün mezatta satabileceği fiyatı söylemiş. Yaşlı ve iyi giyimli adam,

“Ben İstanbul’da bunun bir porsiyonuna bu parayı veriyorum! Sudan ucuz vallahi” demiş.

“Burada balık çok. O yüzden burada balık bu fiyata. İstanbulu bilemem” demiş balıkçı.

“Sana bir on kağıt versem, bunları eve kadar getirir misin? Gelirken arabayı getirmedim de!”

“Olur” demiş balıkçı ve balık kasasını aldığı gibi ihtiyar adamla yürümeye başlamış. İhtiyar adam büyük bir şirketler topluluğunun sahibiymiş. Şimdi şirketlerini oğluna bırakmış ve kendisini dünyayı dolaşmaya vermiş. Burası dünya turundan sonra uzun yerleşmek istediği ve emekliliğinin keyfini sürmeyi istediği kasabaymış. Yakın zamanda kendine bir motor almayı ve sık sık balığa çıkmayı istiyormuş.

“Demek balık çok burada. Günde kaç saat çalışıyorsun? ”

“Sabah çıkıyorum, öğlene kadar çalışıyorum”

“Öğlene kadar mı?”

“Evet” demiş balıkçı.

“Peki öğleden sonra ne yapıyorsun?” demiş ihtiyar adam.

“Öğleden sonra da, dinleniorum, ailem ve arkadşlarımla zaman geçiriyorum.”

“Tembelik ediyorsun yani” demiş bıyık altından gülerek yaşlı adam.

“Tembellik mi? Yoo..

O sırada, iş adamın evine ulaşmışlar. Bahçeyi geçip evin kapısına gelmişler. Balıkları derin dondurucuya koyup tekrar bahçeye çıkmışlar. Yaşlı adam parayı balıkçıya vermiş. Sonra yaşlı iş adamı bu iyi kalpli balıkçıya bir iyilik yapmaya hatta belki de balıkçıyı zengin bir adam yapmaya karar vermiş.

Eh ne de olsa bu güne kadar yüzlerce adama yüzlerce kere tavsiyelerde bulunmuş, yüzlerce konferansta gözlerinin içine bakan genç öğrencilere ve genç girişimcilere fikirlerini anlatmıştı. Bu balıkçı da artık bunu hak etmiş olmalıydı. Belki de bir gün zengin bir balıkçı olarak karşısına gelecekti ve siz bayım, hayatımı değiştirdiniz diyecekti. Yaşlı iş adamı ise, mağrur bakışlarla, kaderini değiştirdiği yüzlerce zengin kişiye baktığı gibi bakacak, “Ben bir şey yapmadım, sadece kendi potansiyelinin farkına varmanı sağladım diyecekti.

Oysa, yaşam ironik süprizlerle doludur ve hayata kendi penceresinden bakan kişilere bu süprizleri sunmaktan pek ustadır. Yani öykünün sonunda kimin zengin, kimin ise fakir olacağına hayatın kendisi karar verir.

Yaşlı adam, balıkçının parasını verdikten sonra, “Hele şurada bir soluklanalım” demiş bahçedeki kamelyayı göstererek. “Sana anlatmak istediğim bazı şeyler var. Daha çok gençsin ve önünde uzun bir ömür var”

Balıkçı, ihtiyar adamın teklifine şaşırsa da, adamın ses tonundaki yardımseverlikten ve meraktan kamelyaya oturup adamı dinlemeye başlamış.

“Günde kaç kilo balık tutuyorsun” demiş yaşlı adam.

“On veya onbeş kilo” demiş adam.

“Demek tam gün çalışsan otuz kırk kilo balık tutacaksın. Vay canına, burada balık gerçekten çok. Bu ciddi bir rakam.”

“Nasıl yani! Anlamadım” demiş balıkçı.

“Ayda yirmibeş gün balığa çıksan. Yirmibeş çarpı onbeş o da eşittir üçyüz yetmiş beş kilo eder. Bir ayda teknene bir motor alırsın ve tutacağın balık miktarı da iki katına çıkar.”

“İyi de bu ne işime yarayacak ki” demiş balıkçı.

“Sen beni anlamadın galiba. Sonra bir kaç ayda ikinci bir tekne ve motor alırsın. Hatta büyük bir motor alırsın.”

“Peki o kadar motoru kim kullabacak. Bir balıkçıyım ben!” demiş balıkçı şaşkın.

“Demek yavaş yavaş anlamaya başladın. İşte burası çok önemli. Artık patronluğa adım atıyorsun. Bir kaç adamı yayına alacak ve onları çalıştırmaya, diğer tekneleri onlara kullandırmaya ve daha çok balık tutmaya başlayacaksın.”

“İyi de bu kadar balığı ne yapacapım. Onu anlamadım! Burada kimse o kadar çok balığı yemez ki!”

“Üstüne iyilik sağlık. Hiç güleceğim yoktu. Geniş düşüneceksin, ileriye doğru geniş bakacaksın. Şimdi, o balık satışından ayırdığın parayla bir soğuk hava deposu kuracaksın. Belki biraz kredi de alman gerekebilir. Neyse, balıkları orada depolayacak ve anlaştığın bir lojistik firmasıyla balıkları istanbula göndereceksin.”

Balıkçı, yaşlı adamı hayretle dinliyormuş. Ona “Peki sonra ne olacak?” demiş.

“Sonra mı? Gördün mü, her şey kendi kendine oluşuyor. Eğer ipin ucunu yakalarsan ve doğru zamanda doğru hamleyi yaparsan turnayı gözünden vurursun. Deken işleri iyice büyütecek ve daha büyük motorlar alacak ve filonu genişleteceksin. Sadece bu kasabada değil, bu kente iş yapmaya başlayacaksın.

“O zaman o soğuk hava depoları da yetmeyecek. Sonra ne olacak o kadar balık. Helak mı olacak?” demiş balıkçı.

“Bak, her sorun bir fırsat aslında. Sorular, fırsatların kapılarıdır. Yeter ki doğru soruyu sormasını bil. Balık çoğalınca, bir balık işleme fabrikası kuracaksın. Konservesini yapacak, yağını çıkaracak, tüm ülkenin en iyi balık firmasının sahibi bile olabilirsin.”

Balıkçı, kendini koca fabrikanın patronu olarak düşlemiş. Yüzlerce işçi, yüzlerce balık. Yavaş yavaş üzerine bir ağırlık gelmeye başlamış. “İyi de bu benim ne işime yarayacak.

“Çok zengin olacaksın. İşi iyice genişletip tüm ege ve akdenizde bu tesislerden kuracak hatta karedenizde bile bu tesislerden açacaksın. Çok zengin olacaksın, çok ” demiş yaşlı adam. Anlatırken balıkçıyı da hayal ediyor ve onun o halinden keyif alıyormuş. Sanki kendi yükselişi ve şirketinin yükselişi gibiymiş balıkçının durumu.

“Çok zengin olmak ne işime yarayacak? Para her şey demek değil ki!” demiş balıkçı.

“Bak burada haklısın. Para bir süreliğine nefsini idare ediyor ama sonra paraya karşı köreliyorsun. Bu sefer, ün, başarı ve güç giriyor hayatına. Her yerde insanlar önünde iki büklüm oluyor. Bir sürü insan ağzından çıkacak tek kelimeye bakıyor. Her yere davet ediliyorsun. Yüzlerce binlerce iş adamı konferanslarda ağzından çıkcak o sihirli başarı kelimesine odaklanıyor. Gençler üniversitelerde ağzı açık seni dinliyor. Alında bunu sana anlatamam, yaşamak lazım.”

“Peki, tüm bunlardan sonra neler olacak?” demiş balıkçı.

Yaşlı adam, balıkçının meraklandığını ve hecesleniğini düşünmüş.

“Sonra şirketlerin büyüdükçe sen yaşlanacaksın ve dişinle tırnağınla kazandığın bu başarı imparatorluğunu emanet edecek birilerini arayacaksın. Bu aşamada iyi eğitimli çocukların devreye gircek ve şirketi onlara, başarıan başarı katsınlar diye devredecek onları uzaktan kontrol edeceksin. Onlardan emin olduğunda ise kenara çekilecek ve başarının tadını çıkarmaya başlayacaksın.” Burada biraz urmuş ve geniş bir soluk almış yaşlı adam.

“En tatlı kısım burası. Artık yaşlandın ve yoruldun. Belki de benim gibi yetmiş yaşına geldin. Artık şirketleri bırakıp güzel bir sahil kasabasında güzel bir ev, güzel bir motor alacak ve hayatının sonlarını bu muhteşem sahil kasabasında geçirecek ve hayatının son yıllarını mutluluk içinde geçireceksin.”

Balıkçı ihtiyar adama bakmış, bahçeden görünen denize bakmış.

İyi de ben zaten “Şu anda senin dediğini yapıyorum” demiş.

“Nasıl yani?” Demiş ihtiyar adam.

“Ben küçük bir balıkçıyım. Mutluyum. Bu kadar kazanmak bana yetiyor. Anlattığın şeyi zaten şu anda yapıyorum, o zaman dediğin şeyleri yapmama ne gerek var. Tüm bunları zaten şimdi yapıyorum. Mutluluğumu çalışma ve para karşılığı verip, en sonunda yıllar sonra o mutluluğa kavuşmaktansa, şimdi yaptığım gibi daha mutlu olabilirim değil mi? Bunun için çok paraya ihtiyacım varmı?”

İhtiyar iş adamı bir anda, yıllarının nasıl gittiğini, nasıl kendisini yıprattığını, daha da önemlisi amaç ve aracı birbirine nasıl karıştırdığını fark etmiş.

“Sen benden daha zenginsin balıkçı. Böyle devam et.” demiş iş adamı.

Balıkçı ihtiyar adama veda edip, sahile doğru yürürken, ihtiyar iş adamı, gelecek haftaki konferansında söyleceği ve herkesi etkiyecek o sözleri aklından geçiriyormuş.

“İş amaç değildir. İş daha mutlu yaşamak için bir araçtır. İşinizi severseniz, bu araç daha iyi çalışır. Amaç, mutlu bir yaşam sürmektir. Amaç gideceğiniz yerdir. İş sizi gideceğiniz yere götüren ve yolda sizi taşıyan araçtır. Asıl önemli olan sizi taşıyan araba değildir. Önemli olan varacağınız yer yani mutluluktur. Bazı insanlar araca o kadar çok odaklanırlar ki nereye gideceklerini unutup kaybolup giderler”

Öykü böyle sona eriyor. Ne zaman işi(aracı) amaç yapmış ve hırsa boğulup başarısızlığa doğru giden kişiler görsem bu öyküyü anlatasım gelir. Başarının anahtarı araç ve amacın karışmamasıdır. Yoksa iş hayatında başarı kısa süreli olacak, hırs inanılmaz bir boyuta gelecek ve ardından yıkım gelecektir. Başarıya bazen balkçının gözünden bakmamız gerekiyor. Son derece basit değil mi! “İyi de bu ne işime yarayacak?” diyen balıkçı olmak gerekiyor galiba.

Ve araca(işe) de iyi bakmayı öğrenmeliyiz. Onu sevmeden mutluluğa ulaşmak da imkansız olacaktır çünkü. Sadece arabanın etrafında çok oyalanıp varacağı yeri unutmamalı insan.

Sinema Tarihinin Başyapıtı: Battleship Potemkin (Potemkin Zırhlısı)

0 yorum
Sanat ve Propagandanın Eşsiz Bileşimi

Sinema tarihinin en büyük filmi hangisi? Yurttaş Kane? Potemkin Zırhlısı? Bu soru sinema otoritelerini genellikle ikiye bölmüştür. Yurttaş Kane ve Potemkin Zırhlısı, muhtelif zamanlarda ipi göğüslemiştir. Benim cevabım ise elbette ki Potemkin Zırhlısı (Bazen Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’i ile yer değiştirebiliyor).

Bolşevik iktidarın gölgesinde ve onun sermayesiyle kotarılan bu muazzam şaheser, ne ilginçtir ki hem sessiz sinemanın hem de tüm zamanların en görkemli filmi. Montaj tekniğine yeni açılımlar getiren, sinemanın teorik yanıyla da çok yakından ilgilenen bir yönetmenin de en önemli filmi aynı zamanda. Post-emperyalist bir çağdan bakıldığında (hazır Francis Fukuyama ve izleyicileri “ideolojilerin ölümü”nü ilan etmişken, “tarihin sonu” türünden mavraların epeydir vurgulanmaya devam ettiğine tanık olmuşken) ideoloji ve ajitasyonla örülü bu filmin daha bir mana kazandığını söylemek, dahası bunu her fırsatta dillendirmek gerekir.
1925 yılında dünya sinema sahnesine çıkan bu güçlü film, Sergei Eisenstein’ın 1905 Devrimi’nin 20. yıldönümünü kutlamak için bizzat Bolşeviklerce görevlendirilmesiyle çekildi. Bay Deha’nın belirlediği konu ise Potemkin Zırhlısı’ndaki denizcilerin ayaklanması ve denizcilere destek veren Odessa halkının katliama maruz kalmasıydı. Odessa merdivenlerinde sivil halkın Çarlık askerleri tarafından katledildiği o unutulmaz sahne de sinema tarihinin en ünlü sahnelerinden biri. Bu sahne en çok taklit edilen -taklitten öte bir saygı duruşu olarak da düşünülebilir elbette- sahnelerden biri. The Godfather (1972, Baba - Francis Ford Coppola) ve Carlito’s Way (1993, Carlito’nun Yolu- Brian de Palma) bu filmlerden sadece birkaçı.

Yıllardır söylenegelen şu içi kof sanatpropaganda mı gibi yüzeysel tartışmaların film teorilerinde çoktan gözden düştüğünü imleyebiliriz. Halkın direnme gücünü, zorbaya, ezene, iktidara karşı tükenmez birliktelik ruhunu sembolize eden, aslan heykellerinin dirildiği sahne ise unutulmazlardan biri. Tartışmaya, ima bile etmeye gerek yok ki Potemkin Zırhlısı propagandist bir film. Çarlık rejiminin yıkıntılarının üzerine bir ideali ve yeni bir dünyayı kuran kendisi de yeni bir rejimin propaganda aracı. Mesela filmin kalkış noktası yaptığı olaylar belirli bir gerçeklikten yola çıksa da yer yer kurgusal bir boyuta eklemlendiğini de bu vesileyle ifşa edebiliriz. Tüm bunlarla birlikte düşünüldüğünde dahi etkisinden bir şey kaybetmeyen bir klasik Potemkin Zırhlısı…

Sergei Eisenstein ve Kurgu
Hazır Potemkin Zırhlısı’nı anmışken üstat Sergei Eisenstein’ın “kurgu” hakkındaki birkaç sözünü de buraya eklemekte fayda görüyorum:
“Sinemada bir zamanlar kurgunun her şey olduğu ileri sürüldü. Bugün ise kurgu bir hiç olarak görülüyor. Ben kurgunun ne ‘her şey’ ne de ‘hiç’ olduğu görüşlerine katılmıyorum. Sinema sanatının biçimsel olarak önemsenmesi gereken bir bölümüdür kurgu.
Yeni birçok yönetmen kurgunun belli başlı özelliklerini unutarak ve filme yaptığı katkıyı hiçe sayarak, kurguyu operatörlerin eline bırakmıştır. Oysa konuya, hareketlere, kişilerin durum ve davranışlarına uygun bir biçimde filmi kurmak hiç de kolay bir şey değildir. Usta sinemacılar bile perdede gördüğümüz çeşitli filmlerin sahnelerinin bağlantılarında, hareketlerin birbirini takip etmesinde, kısacası anlatımda uyum kuramamışlardır. (Etkili bir anlatımdan söz ediyorum.) bu sinemacılar kurguyu unuttuklarından, ben kurguyu uygularken bağlantıların ahengiyle yetinmeyip, anlatımın heyecanını ve yoğun duygusal etkisini de göz önüne aldım. Kurgu seyircinin etkilenmesini sağlayan belli başlı unsurlardan biridir.
Neden kurguya başvurulur? Elimizdeki binlerce metre filmi olur olmaz bir biçimde keserek uçlarından yapıştırıp iki saatlik bir filmi, öngördüğü uzunluğa göre ayarlama şeklindeki bir kurgu tanımına, kurguya karşı olanlar bile katılmazlar.
Kurguyu ön planda tutup denemeler yapanların görüşleri farklı farklıdır… Yan yana getirilmiş iki film parçasının teker teker anlattıklarından çok, birinin diğerine olan katkısı, yani ikisinin birlikte algılanmasıdır önemli olan.”

kaynak:sanatlog.com

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Sansüre Sansür YAY! Hareketi

0 yorum

Bu bildiriye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Sansüre Sansür yine bir hareketle karşımızda: Yay! Hareketi. Sansür konusunda farkındalık yaratmayı amaçlayan grup bu kez yönetmen İlkay Kopan'ın çektiği 5 kısa film ile yeni bir hareket başlatıyor.

\

Daha önceleri web sitelere "Bu Siteye Erişim Kendi Kararıyla Engellenmiştir." şeklinde açılışlar ekleyerek dikkat çeken grup şimdi biraz daha reel hayata inerek önce videolarla, daha sonra da dağıtılan poster ve sticker örnekleriyla YAY! ılmaya çalışacaklar. Örneğin bir restorana gittiğimizde karşımızda "bu tabağa erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısı çıkabilecek.
5 farklı video hazırlanmış.
Video 1
Video 2
Video 3
Video 4
Video 5

Ayrıca günlük hayatın her noktasına uyarlayabileceğimiz düzeyden görsel dosyaları da hazırlanmış.

\
kaynak:bildirgec.org

Followers

 

Adem Türkmen. Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com